Edirne

Edirne-Selimiye

Edirne deyince çoğumuzun aklına Selimiye ve Mimar Sinan geliyordur eminim.
Edirne gezimize karar verdiğimizde ben de Edrine’de Selimiye dışında ne var diye biraz araştırmaya başlayınca, bu gezinin haftasonuna çok zor sığdırabileceğimiz bir gezi olacağını anlamam zor olmadı.
Mayıs ayının son Pazar günü Edirne’nin yolunu tuttuk. Edirne-İstanbul otobanı hem Pazar günü hem de sabah erken bir saat olmasından dolayı kalabalık değildi. Yola çıkarken yanımıza sabah kahvaltımızı da hazırlamıştık: çay termosumuz ve sandviçlerimiz.

Bu hazırlığı bilerek yapmamıştık aslında ama buna rağmen otoban kenarındaki park alanlarından anladık ki, iyi bir şey yapmışız. Baharın gelmiş olmasının da etkisiyle yeşiller içine olan, gözümüze kestirdiğimiz park alanlarının birinde durduk. Etrafta birkaç tane tahta masa ve sandalye vardı bizim gibi yol üstü piknikçileri için. Küçük piknik çantamızı açtık ve yeşillikler içersinde gayet mütevazi kahvaltımızda olan sanviçlerimizi, çok iştah açıcı bir şekilde afiyetle yedik. Edirne’ye gideceklere de yol kenarında durup en azından bir çay içmelerini, temiz havanın farkına varmalarını özellikle tavsiye ederim.
Otobanı tercih ettiğiniz de aslına bakarsanız, neredeyse İstanbul içinde bir yere de gittiginiz süre kadar Edirne–İstanbul arası. 2.5 saati bulmadan yaklaşık 2 saat 15 dk. da Edirne’ye vardık. Edirne’ye ulaşıp, otobandan çıkınca Şehir Merkezi’ne kadar giden yolun oldukça eski ve bakımsız olması biraz şaşırtıcı. Şehre yaklaştığımızda ise karşımızda tüm heybeti ile Selimiye karşıladı bizi.
Edirne; Osmanlı Devleti’ne, Bursa’dan sonra, I. Murad tarafından fethedildiği 1362 tarihinden sonra, 91 yıl boyunca yani İstanbul’un fethedilmesine kadar başkentlik yapmış bir tarih şehri. Bunu daha şehre ilk girişte anlayabiliyorsunuz.
Merkeze geldiğimizi anlayınca, önce aracımıza uygun bir park yeri bulmaya çalıştık. Selimiye’nin hemen yanında belediyenin bir park yeri var. İsterseniz hem merkez hem güvenli diyerek, orayı tercih edebilirsiniz. Biz bir arka sokakta rahat bir yer bulunca oraya park etmeyi tercih ettik.
Arabamızdan indikten sonra ağaçlı yoldan biraz aşağı doğru yürüdüğümüz gibi Selimiye’nin bahçesine açılan birçok kapıdan birini seçerek Selimiye’nin dış avlusuna girdik.
Dış avlu gerçekten oldukça büyük etrafta mezarlıklar da var ve birçok satıcı…

Selimiye gerçekten büyülü bir camii. Selimiye’yi yaptığında, 80 yaşında olan Mimar Sinan’ın tüm birikimini barındıran bu büyülü camiiye, neden ustalık eserim dediğini Selimiye’yi dolaşırken çok daha iyi anlıyorsunuz. İlk bakışta görünenler dışında, detaylarda gizli o kadar çok özelliği var ki bu camiinin… Sinan, Selimiye’nin yapımına 1568’de başlanmış ve yapımı 6 yıl sürmüş. Yapımına karar verilmesi de II.Selim’in rüyasında Hz. Muhammed’in, kendisinden bir camii yaptırmasını istemesine dayanır.
Selimiye’nin kubbesi; yapıldığı dönem itibarıyla, yapılması imkansız denen boyutlarda ve öğrendiğimize göre 2000 ton ağırlığındaymış. O dönemde, böyle bir Kubbe’nin Sinan tarafından yapılabilmesi, bir rivayete göre Sinan’ın matemetikteki 4 temel işlem dışında 5. bir işlemi de bulması ve hesaplamalarında kullanmasıyla olmuş. Caminin çok zarif üçer şerefeli dört minaresi, şehrin birçok yerinden görünür şekilde. Bu minaralerin ikisinin özelliği ise; minarenin farklı şerefelerine aynı anda çıkanların, birbirlerini göremeyecek şekilde ayrı merdivenlerden olması. Bu olayın biraz düşününce, insanı büyüleyen bir dehaya ait olduğunu düşünüyorum kendi payıma.
Selimiye’ye girdiğim gibi, mekanın genişliği karşısında çok etkilendim. Hele ki başımı yukarı kaldırıp, etrafla ilgimi kestiğimde, kubbenin genişliğinin insanın başını döndürecek kadar şaşırtıcı olduğunu farkettim. Selimiye’nin içinin ferahlığı içinde ki çinilerle de ilgili diye düşünüyorum. Tamam, iç mekan olarak çok büyük ve ferah, fakat bu ferahlık, çinilerin iç açıcı desen ve renkleriyle daha da artıyor bence.

Selimiye’de neredeyse her saat bir rehber ve etrafındaki gurubunu görebilirsiniz. Rehberlerli bir grupla karşılaşmak, tek başına çıkılan gezilerde herzaman bir şanstır diye düşünürüm. Görülmeyen yada gözden kaçırma ihtimali olan detayları küçük bir kulak kabartmasıyla yakalayabilirim herzaman. Yine aynı yöntemle, camide ki gruplardan birinin rehberi anlatırken, bu çinilerin İznik çinileri olup, özel bir teknikle yapılmış olduklarını öğrendim. Yine aynı rehber; Selimiye’nin, Sinan’ın yine ilk defa burada kullandığı bir yöntem olan devekuşu yumurtalarının harca karıştırması ile duvarlarının örümcek ağı tutmasının önlenmiş olduğunu anlatırken, benim yıllar öncesinde bildiğim bu bilgiyi yeni duyan insanların şaşkınlıklarına şahit olunca kendi adıma çok mutlu oldum.
Camii’nin tam ortasında suyu etrafında ki alana akan bir su var. Akan suyun şifalı olduğunu söyleyen ve inanan bayanların çokluğundan dolayı çok yoğundu cami
nin bu bölümü. Sişe şişe su dolduranlar mı istersiniz, oracıkta çocuklarını kalabalıktan çekip su içirmeye, ellerini yüzlerini yıkamaya çalışanlar mı… Bu havuzun etrafı tam bir karmaşa. İşin ilginç tarafı camii imamnın da söylediği üzere, bu suyun herhangi bir özelliği olmaması, bildiğimiz şebeke suyu olduğu; buna rağmen bu ilgi nereden geliyor bilemiyorum.

Camii içini gezdikten sonra dışarıya, avluya çıktık. Çok güzel, insanın içini açan, büyük, insanı Selimiye’nin gölgesiyle buluşturan bir avlusu var. Dışarı çıktığımız gibi etraftaki sokak satıcıları birden etrafımıza üşüştü. Rahat rahat dolaşamak, fotoğraf çekmek neredeyse imkansız hale geldi bu dakikadan sonra. Bir tane bişey alalım, biter dedik ki işte böyle bişey yokmuş onu gördük çünkü oralarda olduğumuz her saniye etrafımızda en az birkaç satıcı toplandı. Birara can sıkıcı bir ortam oldu bu açıkçası.

Selimiye’nin dışına çıkıp, zor da olsa birkaç fotoğraf çektikten sonra eskiden Medrese olarak kullanılan hemen yan tarafındaki Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ni gezmeye başladık. Bu müze birçok odadan oluşuyor. Her odanın bir konusu var. Pehlivanlar Odası, Tekke Odası, Silah Odası, Balkan Savaşı Odası, Ölçü Aletleri Odası gibi. Odalar içersinde de o konuyla ilgili parçalar sergileniyor. Şirin bir müze ve girişi ücretsiz. Pazartesi dışında hergün mesai saatlerinde açık olan müzenin çıkışına bir de ziyaretçi defteri koymuş müze yetkilileri, ben de her fırsatta yazan biri olarak, bu fırsatı kaçırmadım tabii. Ayrıca o sırada, yazmak için beni bekleyen kimse de olmadığından defteri karıştırıp insanların yazdıklarına da hızlıca bir göz attım.
Müzeden çıktıktan sonra, avludan ağır adımlarla kapıya doğru ilerlerken, dönüp Selimiye’ye tekrar baktım, bir dünya imparatorluğunun en ihtişamlı döneminin yansımasıydı o an benim için.
Selimiye’nin hemen ön tarafına, Mimar Sinan’ın bir heykeli var. Bu heykelin fotoğrafını çekerken aklıma, daha önce Sinan’ın hayatını okurken öğrendiğim beni etkileyen, Taç Mahal’in mimarının da Mimar Sinan’ın öğrencisi olduğu geldi.
Selimiye’den çıktıktan sonra, Selimiye’nin hemen arka tarafındaki Etnografya Müzesi’ne geçtik. Müze, birçok Osmanlı eseri yanında, çeşitli kazılardan çıkarılmış yaklaşık 7500 yıl öncesinden, antik çağa ait birçok fosil, kalıntı ve çeşitli eşyalar bulunan bir müze.
Etnografya Müzesi’nden fazla zaman harcamadan çıktıktan sonra, biraz hava alalım ve hareketlenelim diyerek, Selimiye’nin altında, meydanda ki Arasta Çarşısı’na girdik. Arasta, aslında önceleri ayakkabıcıların olduğu çarşıymış ama şuan herşey var çarşıda. Giysi, çeyiz, ayakkabı kısaca ne isterseniz. Ve Edirne’nin birçok çarşısında görebileceğiniz, Edirne’ye has Badem Ezmecileri ve Meyve Sabunları. Rengarenk meyve sabunları ile süslenen boy boy sepetler…
Badem Ezmesi deyince Arasta‘da birkaç yer var. Edirne’de bütün Badem Ezmecileri’nde göreceğiniz gibi, Badem Ezmesi, Badem Kurabiyesi, Lokum ve Deva-i Misk Helvası buraların özel tatları bunların yanında alışık olduğumuz diğer tatlarda mevcut tabii ki. Edirne’nin en meşhurlarından biri, Keçecizade’nin de bir şubesi var burada. Keçecizade, en eski olmasada en çok markalaşan ezmecilerden biri Edirne’de. Edirne’de bu özel tatları birkaç yerde tadına bakmadan almayın derim ben çünkü birkaç yerde tadına baktığım her bademli kurabiye, her badem ezmesinin farklı bir lezzeti vardı.
Bizde daha şehri yeni gezmeye başladığımızdan, daha çok yer gör eceğiz düşüncesiyle ezmelerimizi hemen almadık. Aynı şey meyve sabunları için de geçerli; yine sonraki saatlere bırakarak alışverişimizi, buradan almadık sabunlarımızı.

Saatimiz öğlene yaklaştığında, sabah yol yorgunluğuyla da artık acıkmaya başladığımızı hissettik ve meydanda Selimiye’nin karşısında, sol tarafa soğu inerken karşımıza çıkan Osman Usta’ya girdik. Girdik derken tesadüfü olarak önümüze çıktığından değil, bilinçli bir tercih olarak Osman Usta’ya girdik. Edirne’ye gitmeden önce, geçtiğimiz yıl İstanbul’da Beşiktaş Çarşısında da bir şube açan, Osman Usta Park Köftecisi’nin köftelerinin methini zaten biliyorduk. Bu yüzden de çok düşünmemize gerek kalmadan, ne yemek istediğimizi bilerek Osman Usta Park Köftecisi’ne girdik..
Osman Usta Park Köftecisi’nin duvarlarını ünlülerin buradaki fotoğrafları süslüyor.
Köfteyle birlikte kendi yaptıkları acı salçayı veriyorlar. Tabii köftenin yanında, vazgeçilmezi piyaz ve yoğurt olmadan olmaz. Edirne’ye gidip te yapmadan dönemeyin diyeceğim şeylerin başında Osman Usta’ya uğramak ve köftelerinin tadına bakmak var. Ardından da çok leziz olan helvalarını denedik. O da enfesti.

Köftelerimizi yedikten sonra, Edirne Şehir Merkezi meydanda, çok güzel büyük bir alana kurulu çay bahçesi var. Tam öğle saati olduğundan hem orada oturup , hem de havuz başında biraz serinleyelim dedik. Dondurmalarımızı afiyetle yedik. Hem hava çok sıcak olduğundan, hem de çay bahçesini konumu oldukça merkezi olup, Edirne’yi en güzel ifade eden fotoğraflardan biri olmasından olsa gerek oldukça kalabalıktı.

Küçük molamızdan sonra, Edirne’yi gezmeye devam etmeye başladık. Selimiye’yi arkamıza alıp, caddenin karşısına geçince, Eski Cami hemen sol tarata kalıyor. Eski Cami’nin diğer adı da Ulu Camii. Cami’nin hemen girişinde başlayan yazılar gerçekten çok çarpıcı. Kapının sağ tarfındaki duvarda Allah, sol tarafındaki Muhammed yazısı yazıyor Arapça olarak. Bu yazılar, daha önce böyle bir örnek görmediğimden olsa gerek, camiye çok hoş ve alışılagelmedik bir hava verdiği için, daha ilk girişte çok etkiledi beni. Eski Cami, öğrendiğime göre, Osmanlılardan günümüze gelebilmiş Edirne’de ki en eski yapı. Yapımı 11 yıl sürmüş ve Çelebi Mehmed tarafından 1414 yılında ibadete açılmış. Cami, tek minareli yapılmış olmasına karşın, daha sonra II. Murad tarafından ikinci bir minare yapılmıştır ki asıl minare ile farkı, ilkinin tek şerefeli, ikinci minarenin iki şerfeli olması. Cami’nin içine girince de kapıda ilgimi çeken yazılar bu sefer neredeyse her sütünun her köşesinde vardı. Gerçekten çok hoş. Eski Camii içinde ayrıca çok özel bir bölüm var ki, bu da Kabe’den getirilen bir taşın, mihrab ile minber arasındaki pencereye koyulduğu yer. Kabe’den gelen bu Taş’la ilgili kitabe de yer almaktadır. Ayrıca cami ile ilgili başka bir özellik de, Hacı Bayram Veli’nin de bu camiye gelip, vaaz vermiş olması ve sonrasında da imamların kendisine duydukları saygıdan dolayı bu kürsüyü kullanmamalarıdır.

Eski Cami’den çıkınca aşağı doğru inen geniş bir cadde var. Bu caddenin sol tarafında, biraz içeri doğru eski ve yeni çarşılar kalıyor, biraz aşağıda sağ tarafında ise Üç Şerefeli Cami, nam-ı diğer Burmalı Cami. Sıcakta yürümek biraz zor olsa da Allah’tan Edirne’de bu bölgedeki tarihi yerler, çarşılar ve görülebilecek yerler birbirine yakın ki fazla yürümeye gerek kalmıyor. Biz önce Üç Şerefeli Cami’yi görmeye karar veriyoruz.

Üç Şerefeli Cami’yi, karşıdan gördüğümde tıpkı Eski Camii de gördüğüm farklılık duygusunun, bir benzerini hissettim. Yine ilk kez böyle bir camii görüyordum çünkü. Caminin tüm minareleri birbirinden farklıydı şekil olarak. Fotoğraflarda bu camileri ve tabii ki farklılıklarını görmeme rağmen yakından görmek gerçekten çok farklı. Cami’nin dört minaresi var. Dördünün de şekilleri farklı, bu minarelerde en uzunu üç şerefeli ve burma şeklinde, cami adını da zaten buradan almış. Cami ile ilgili anlatılanlara göre; II. Murad, rüyasında üç büyük meleği görerek onlar adına bu üç taş sütun yaptırmış. Cami 1447 yılında tamamlanmış ve Osmanlı Mimarisi açısıdan çok büyük öneme sahip. Osmanlı Mimarisinde ilk defa ana kubbenin orta kısımda olup, küçük kubbelerin yanlarda olduğu yapı olması özelliği yeni bir dönem açmış, ayrıca avluda şadırvan olması da yine ilk kez bu camide uygulanmış. Caminin yapımı ile ilgili ilginç bir özelliği ise, Mimarının ayaklarının felçli olduğu rivayetidir.

Üç Şerefeli Camii’nin hemen yanında Saatli Medrese var. Daha önce okuduğum kadarıyla, bir rivayete göre; Saatli Medrese’de Fatih Sultan Mehmet bir süre öğrenim görmüş. Ayrıca Peykler Medresesi de burada.

Camilerden sonra artık çarşıları gezme vakti gelmişti. Üç Şerefeli’nin önündeki ana caddeye çıkıp, karşıya geçtiğimizde, hem eski hem yeni çarşıları biraz ilerleyip bulmak gayet kolay yoldu. Sağlı sollu mağazalar olan caddede alışveriş yapılabilir. Ayrıca caddenin bazı yerlerinden Ali Paşa Çarşısı’na çıkılabiliyor, biz de böyle yaptık. Ali Paşa Çarşısı bildiğimiz Kapalı Çarşılar şeklinde bir çarşı. Kapalıçarşılarda Ali Paşa Çarşısı’nın bize göre bitiminde olan ama girişi sayılan yerde, badem ezmesinin tadabileceğiniz en müthiş şekli olan Ezmecioğlu Badem Ezmesi’ni kesinlikle tatmalısınız ki biz de öyle yaptık.

Ezmecioğlu 1900’lü yıllarda kurulmuş. Ve bu tadı ozamanlarden günümüze taşımız. Edirne’de badem ezmesi ve kurabiye alınabilecekbirçok yer var. Ben iki güzel yer tavsiye edebilirim ki bunlar: Keçecizade ve Ezmecioğlu. Fakat ikisini de almış ve tatmış biri olarak benim tercihim Ezmecioğlu. Ayrıca Edirne’ye özel bir tat olan Deva-i Misk Helvasını da buralardan alabilirsiniz. Ben hepsinden aldım. Ezmecioğlu’nun yeri de, açık adresi de çok basit Ali Paşa Çarşısı No:1.

Edrine’ye gelipte ciğer yememek olmaz. Artık sıra yemek yemekte… Müthiş, tadına doyulmaz Edirne Ciğeri için yine iki yer tavsiye edeceğim ilki bizim yediğimiz, Ciğerci Kemal.
Ali Paşa Çarşısı’nın orta tarafında bulunan Ciğerci Kemal’in yeri 1982’de açılmış ve yaprak ciğer konusunda tartışılmaz bir üne sahip. Kemal’in yeri 2 katlı bir bina. Girişte hemen etrafı saran inanılmaz güzel bir ciğer kokusu karşıladıktan sonra bizi, yukarı aile salonuna çıktık. Birkaç masalı büyük diyemeyeceğim bir yer. Siparişimiz tabii ki ciğer ve yoğurt. Menü de içecek olarak ayran ve cola da var. Personel yok gibi, kendileri işletiyorlar, buyüzden de çok samimi ve güleryüzlüler. Ortam da gayet sıcak. Nihayet siparişlerimiz geldi ki; o ne tat, o ne lezzet. Ciğer yerken küçüklükten beri mızmızlanan bir insan olan ben bile hayatımda böyle bişey yemedim desem yeri var. Bildiğim ciğere bu tadı verebilen ustaların, bizi böyle bir tatla tanıştırdıkları için ellerine sağlık demekten başka bir yorum yapamıyorum. Ciğerimizi yedikten sonra ardından ikram edilen çay da doğrusu çok iyi geldi. Fiyatları da gayet uygun. Bir porsiyon ciğer 5 TL.

Edirne Ciğeri’nin bir başka adresi de Ciğerci Kazım. Biz bu gezimizde oraya gitmemiş olsak bile onun da ünü Edirne sınırlarını çoktan aşmış.
Ciğerci Kemal ve Ciğerci Kazım’ın her ikisi de Edirne’de Edirne ciğerini yiyebileceğiniz en iyi yerler. Zaten iki ciğerci de bunun bilincinde olduklarından aralarında uyumlu bir dayanışma var. Birinin o gün için servisi bitmişse, kime gidelim o zaman diye sorduğunuzda, söyleyecekleri tek yer birbirleri oluyor. Ciğerci Kazım’da servisi biten ustanın söylediğini bizzat kulaklaklarımla duydum ki : “Ciğer heryerde yenmez, bu civarda heryerde ciğerci var ama ben sadece Ciğerci Kemal’i tavsiye edebilirim” dedi.

“Edirne’ye gideceğim, ciğer yiyeceğim, en iyi ciğercilerin açık adresleri elimde olsun” diyenler için ;

Ciğerci Kemal’in açık adresi :
Alipaşa Orta Kapı Caddesi, No:3
Tel: (284) 213 64 75

Ciğerci Kazım’ın açık adresi :
Balıkpazarı Osmaniye Cad. No:43
Tel: (284) 212 12 80

Edirne’de gezmek için bize göre daha çok vaktiniz varsa, Sarayiçi’ne gidebilirsiniz, yağlı güreşlerin yapıldığı meşhur Kırkpınar Meydanı’nı, Kalıntıları, Külliyeleri, Kasırları ve şehitliği görebilirsiniz.

Ciğer sefasının ardından artık güneş yavaş yavaş batmaya başlamak üzereydi. Edirne’de güneşin batışı Meriç’in kıyısında izlenir. Biz de buraya gelmişken bu manzarayı kaçırmamak ve Karaağaç’ı da görmek için, merkez den Karaağaç’a doğru yola çıktık.

Merkezden Karaağaç’a giderken tabelaları kullanmak pek yetmedi bize açıkçası. İkiye ayrılan yollarda farklı yönlere giderek Edirne’nin yeşilini, taş köprülerini de keşfetmiş olduk. Biz yolu sora sora bulmuş ve biraz uzatmış olsak da, Karaağaç merkeze yaklaşık 4 km. uzaklıkta. Tunca Köprüsü’nü geçip ardından Meriç’i ve etrafındaki çay bahçelerini görüp köprüden geçerek sonra, sağa döndük. Ve arnavut kaldırımlı yol işte burada başladı. İsterseniz arabanızı Meriç kıyısında uygun bir yerde bırakıp, yürüyebilirsiniz bu ağaçlıklı yoldan. Yorulurum derseniz yine kormayın derim çünkü yol üzerinden geçen birçok minübüs var, yorulduğunuz an binersiniz ama bu nefis manzarayı yürüyerek içinize çekmek, neredeyse huzur tenefüs etmek gibi müthiş bir duygu, bunu kaçırmayın. Zaten arabada olursanız arnavut kaldırımlı yol çok rahatsız edici, bu da bu yolda yürümek için bir başka neden.
Yol üzerinde taze meyve satan köylülerden meyve almak, yeşilin, eskinin ve doğanın içine girmek burada bir başka. Yolun sonunda Trakya Üniversitesi’nden dolayı kafeterya, eğlence yerleri falan var. Ayrıca tarihi binasıyla eski Tren Garı da hemen yan tarafımızda kaldı, şuan burası Rektörlük Binası olarak kullanılıyor. Biraz içeri doğru girip, eski Karaağaç evlerini de görüp, Meriç’e doğru geri döndük. Artık güneş batmak üzereydi. Ve ben güneşin batışını, bir bardak çay eşliğinde, ülkemin en uç noktasından, Meriç’ten izliyordum.

Edirne dönüş yolunda, tadı damağımda kalan Edirne ciğeri, aklımda kalan Meriç ve hayran kaldığım Selimiye…

Edirne Fotoğrafları için tıklayınız

Cigerci Kazım Usta yazımız için tıklayınız

Share this nice post:
© www.gezihane.com Tüm Haklar Saklıdır

3 Responses to “Edirne”

  1. S.D. Says:

    Selimiye’nin içinde ters bir lale figürü var.. bunun hikayesini bir edirneli anlatmıştı bana; Mimar Sinan Selimiye yi yapmak istediğinde bir kadın evinin olduğu bahçeyi vermek istemez..Sinan der ki; hanım etme eyleme koskoca camii yi sen bahçeni vermezsen yapamayız…Kadın der ki peki ama bir şartla camide benim için birşey yapacaksın ve herkes beni hatırlayacak Selimiye ile birlikte. Peki der Mimar Sinan ve kadının lale bahçesinin sembolü laleyi, kadının ne kadar ters olduğunu anlatmak için ters yaparak işler… Selimiye ye gidip de ters laleyi görmeyen yoktur…

  2. jungle Says:

    Ters Lale hakkında başka bir rivayet daha vardır : Her yıl belli bir miktar aşağı doğru yaklaştığına inanılır lalenin ve yere indiği zaman kıyametin kopacağı söylenir.

  3. sümeyye Says:

    ben 6 senedir edirnede yaşıyorum en az 10 farklı yerde tava ciğer yedim ama Tahmis meydanındaki Aydın tava ciğer kadar farklı olanını yemedim. yanlış anlaşılmasın dükkanın sahipleriyle hiç bir alakam yok, zaten hergün dükkanın önündeki uzun kuyruk kendisini anlatıyor

Leave a Reply