Petra / Ürdün

PetraÇok gezerseniz, çok görürsünüz. Ama gördüklerinizden bazıları vardır ki, gezgin notlarınızda en değerli köşelere yerleşir… Özellerdendir çünkü, en çok etkilendiklerinizdendir. Ayrı bir bağ kurarsınız onlarla. Hiçbir gidiş yetmez, orayı bir kere daha görsem dersiniz. Her tatilde,  her boşlukta farklı bir yer görme isteği en ağır basan olsa da, oralar her zaman seçenekler arasında aslında aklınızdadır.  İşte Petra da böyle bir yer benim için.

Daha önce de birçok fotoğrafını görmüş, görüntülerini izlemiştim; ilk hayranlığım da bu şekilde başlamıştı zaten. Birçok insan bilir, burada birçok filmin çekildiğini. Bu sebeple, aslını görmeden önce en detaylı görüntülerini Indiana Jones, Mortal Kombat gibi filmlerde görmüştüm ben de.

Ürdün gezimizin 3. günüydü. Yani Petra günü. Ürdün’de başkent Amman’da kalıyorduk. Hazırlıklarımızı yapıp, sularımızla atıştıracak birkaç bisküvi ve yedek spor ayakkabılarımızı yanımıza alıp, sabah 5’te Petra’ya doğru yola çıktık. Petra’ya gitmek için otobüsü tercih ettik. Ama özel bir araçla gitmek çok daha iyi olurdu.  Çünkü otobüs çok ağır gidiyor dolayısıyla da yol çok uzun sürüyor. Yaklaşık 4 saatte vardık Petra’ya.

Petra’nın, M.Ö. 400 ’lere dayanan bir tarihi var. Fırat Irmağı’ndan Kızıldeniz’e kadar uzanan topraklara sahip bir Arap kavmi olan Nebatianlar’a, başkentlik yapmış antik bir şehir burası. Petra, M.S. 400’lü yıllarda Nebatianlar’ın elinden Romalılar’a geçmiş ve bundan sonra zamanla unutulmuş. Ta ki 1812 yılına kadar… 1812 yılında İsviçreli Johann Ludwig Burckhardt tarafından tabiri yerindeyse tekrar keşfedilmiş. Bu tarihten sonra da araştırılmaya başlanmış, önemi de gitgide artmış. Salih Peygamber’in de yaşadığı bölge olduğu rivayet edilen, bence dünyanın en güzel antik şehri olan Petra, 2007 yılında Dünya’nın yeni Yedi Harikası’ndan biri seçilmiş.

Petra’ya girişte bizi atlar, develer, at arabaları karşılıyor. Yürüyerek gezmenin ne kadar zor oluğunu anlatmaya çalışıyorlar etraftaki Araplar. Aslına bakarsanız, haksız da değiller. Yaz olması sebebiyle daha sabah saatlerinde bile çok sıcak hava. Biz, yürüyerek gezmeye  karar veriyoruz Petra’yı. Hiç birşeyi kaçırmak istemiyoruz çünkü.

Petra’ya giderken, As-Siq’den yürüyoruz. As-Siq’in kanyona çok benzer bir görüntüsü var. Ama kanyon değil, bir çatlak. Evet yanlış yazmıyorum zaman içersinde çeşitli doğal haraketlere maruz kalarak oluşmuş, büyük bir çatlak. Yaklaşık 2 km.lik bir yol burası. Genişliği ise en geniş yerinde 2 m.‘yi bulmuyor bile. Kavurucu bir sıcak var. Yaz olması, güneşin yakıcı sıcaklığı önemli değil; her mevsim turist dolu burası. Kayaların arasında yürürken sıcaklık düşüyor, orada rahatlıyoruz ama yine de iki kişi, burada gezmek bir hayli zor. Etrafımı izlerken, sağda ve solda boruya benzer kırmızı tuğladan Petra’nın su ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılmış su kanalları dikkatimi çekiyor. 

As-Siq’de yürümeye devam ederken inanılmaz bir duygu kaplıyor içimi; her yer doğal, her yer tarih. İki yanımız upuzun kayalarla sarılı, daracık yoldan uzunca yürüyoruz. Ara ara güneş ışığı kayboluyor, tekrar beliriyor. Bir yandan etrafı seyrederken bir yandan Musa‘yı düşünüyorum. Hz. Musa ve kavminin Wadi Musa’dan geçişi gözümün önüne geliyor o an, peşi sıra yürüyen insanlar… Büylüeyici bir yer burası…

Attığım her adım farklı zamanlara götürüyor beni, sanki her adım attığımda, her gözümü kapatıp açışımda başka kavimleri, başka başka insanları görüyorum. Ve nihayet daracık bir yere geliyoruz, birkaç adım atıyoruz, orada kalıyorum… İşte o an… Tüm iştihşamıyla “Al Khazneh” karşımızda. Yerimde öylece durup birkaç dakika izliyorum bu güzelliği… Bu muhteşemliği…

Ağır adımlarla,  sindire sindire yürümeye başlıyorum. Attığımız her bir adım hayretler içerisinde kalışımı bir kez daha arttırıyor. İnanılmaz bir güzelliğe sahip olan “Al Khazneh” ’ye yaklaşıyorum.  İçerlere girdikçe hayranlığımla birlikte şaşakınlığım da artıyor. Yüzyıllar öncesinde, taşları oyarak böyle bir yapı nasıl yapılabilir, ne kullanılmış olabilir, anlamaya çalışıyorum. Ama aklım almıyor… Cevap bulamıyorum.

Petra, kaya demek Yunanca. Burası, kayaların ve kumtaşlarının oyularak yapılmış olmasından bu adı almış. “Al Khazneh”, Hazine demek. Bu yapı, mezar olarak Nebatian Kralı III.Aretas’a yapılmış aslında. Fakat ilerleyen zamanlarda korsanların burada hazinelerini sakladıkları rivayet edilir. Bu yüzden, Hazine adını almış. “Al Khazneh” ‘in içi, salon ve oda olarak ayrı bölmelerden oluşuyor. Tarih içinde, tavanlarda ve duvarlarda onlarca renkten oluşan, müthiş güzellikte desenler oluşmuş. Gördüğümüz her noktası, her detayı ile kendine hayran bırakıyor “Al Khazneh”. 

Petra’da yürümeye devam ediyoruz. Her yerde fotoğraf çekiyoruz,  burayı en güzel sabah güneşi ile fotoğraflayabileceğimizi daha önce okuduğum notlardan biliyorum çünkü.

Özellikle yazın, kavurucu güneşin altında dolaşmak çok zor burada, bu yüzden başınızı kapatacak bir şapka şart. Yürümeye devam ettikçe sıcaklık gitgide artıyor; ara ara şapkalarımızı çıkarıp, başımızı ıslatıyor ve tekrar yola devam ediyoruz. Petra’nın merkezine doğru ilerliyoruz. “En-Nejr” çıkıyor karşımıza, bir kere daha hayran bakışlarla izliyoruz bu tarihi. Nebatianlar tarafından, M.Ö. 1. yüzyılda yapılmış “En-Nejr”, yani anfi tiyatro. Kayaların ve kumtaşlarının oyulmasıyla inşa edilen tiyatro “En-Nejr”, 4000 kişilik. Bizanslılar döneminde, bu sayı yapılan eklemelerle 8500’e kadar çıkarılmış.

 Yürüyüşe devam ettikçe, “Al Khazneh” ‘e benzeyen, ama buradan biraz daha büyük olan “Al–Deir” ‘a doğru ilerliyoruz. “Al–Deir” Manastır demek. Nebatianlar tarafından, M.Ö. 3. yüzyılda yapılmış. 800 basamaklı merdivenleri çıkmaya başlıyoruz. Bu tarih kokan merdivenler de, buradaki her yapı gibi kayalar oyularak yapılmış. 10 dk,15 dk, yarım saat değil 50 dk. sürüyor “Al –Deir” ‘e ulaşmamız. Yüksekliği 42 metreyi bulan muhteşem Saray Mezarlarıyla; Nebatianlar zamanınının Petra Tanrısı olan Duşara adına yapılmış tapınak, Bizanslılar döneminin kilisesi olmuş.

UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Petra’nın her köşesi ayrı bir ihtişama sahip. Konumu, yönetim binaları, etrafını koruyan duvarlarıyla zamanının ticaret merkezi; tünelleri, barajları, su kanallarıyla anlatılmaz bir mühendislik harikası. Kum taşlarına oyulmuş koskoca bir şehir görüntüsü ile mimari bir deha ürünü Petra… Milattan öncesine ait bir yaşam hikayesi aslında. Her köşesi bir yaşam, her köşesi bir yaşanmışlık. Anlatmaya kelimelerin asla yetmeyeceği bir miras.

Gökyüzü mavi, etraf gül rengi… Yürüyüş uzun; gezmek zor burada.

Burası Petra…

Efsane şehir…

Petra… “ tarih kadar yaşlı, gül kırmızısı şehir”….

Share this nice post:
© www.gezihane.com Tüm Haklar Saklıdır

Leave a Reply