Amsterdam

AmsterdamMasallar diyarı: Amsterdam… Nerden başlasak da o masal diyarının hakkını versek. Tıpkısının aynısı masaldaki gibi aynen bütün bu evler sokaklar, caddeler; çeşit çeşit kurabiyelere, pastalara benziyor. Ciddi bir tatlı müptelası olarak ilk adımımı atmamla bu şehir beni cezbetti diyebilirim. Sanki gerçekten masallarda geçen şehri yapmışlar ve siz de gülüş cümbüş bu masalın keyfini çıkarıyormuşsunuz gibi geziyorsunuz burada. Bir tatlı sever olarak bu beni mahvetti diyebilirim. Sanki çocuksu ve bir o kadar da yaratıcı bir beyin hayal etmiş, siz de bu hayalin içinde geziniyorsunuz, renk cümbüşü bir resme dahil olmanın keyfini çıkarıyorsunuz. Sağınız, solunuz, önünüz, arkanız baktığınız her yer o kadar kalabalık ki… tüm bu kalabalık gruplar içinde yerliler de turistlerde Amsterdam’ı içine çeke çeke dolaşıp bu ruhun bir parçası olmaya çalışıyor. Kanalları, parkları, cafe’leri, mimarisi içinde ben bin yıldır buradaydım be kardeşim dedirtiyor.

400’den fazla taş köprüsü, 90’dan fazla adacığın üzerinde duruyor Amsterdam. Kanalların etrafında göreceğiniz renkli kutu kutu evlerin önünden geçerken bu kadar küçük evde insan mı yaşar diyorsunuz. Amsterdam’ın her bir metrekaresi ve kullanım alanları o kadar değerli ki; bu yüzden şehirde göreceğiz bütün evler, dükkanlar, hatta sokak araları daracıktır. Hatta ve hatta deniz seviyesinin aşağısında olduğu için çoğu da temelsizdir.

Amsterdam’ı hala bir masal şehri gibi görmemizin nedeni aslında şehre ait bütün kentleşme, büyüme planlarının ilk günkü gibi kalmasına yönelik yapılmış olduğu için. Zaten bu yüzden çoğu Avrupa şehrinde merkezin dışına çıktığınızda hayat biterken, Amsterdam’da şehrin dışında da şehir merkezleri var. Bu yüzden şehir tam bir yarımay gibi. Dıştan itibaren başlayan ve liman şehri sıfatını koruyarak güneye doğru yeni merkez yaratmasından… Belki de bu yüzden Amsterdam’da nereye giderseniz gidin merkezden uzaklaşmamışsınız gibi geliyor insana. Zira siz de benim gibi haritayı yanlış tutabilme ihtimali yüksek olanlardansanız, korkmayın size her yer merkez gelecek.

Açıkçası ben kaybolmaktan pek korkmam illaki varırım gideceğim yere, er ya da geç… Hele Amsterdam’da kaybolmak… Bu kadar mı zevklidir bir şehrin sokaklarında, caddelerinde kaybolmak, ceplerinizden haritalar fışkırırken nerde olduğunuzun farkında bile olmamak ve bundan tarifsiz bir keyif almak… Boğaz’da gezerken perdesi sonuna kadar açılmış evleri görünce kim bilir içerde kimler yaşıyor nasıl birileri oturuyor bu evlerde der, azcık ucundan kenarından gözetlemeye çalışırım. İşte aynısı Amsterdam’da kaybolduğumda da oldu. Zemin katlardaki evlerin içine bakmaktan alamadım kendimi… Hep merak etmişimdir gezdiğim yerlerde yaşayan insanların ve o evlerin ruhlarını… Ah bir davet etseler içeri, ah bir buyur deseler… Amsterdam’da değil belki ama yurdum da ettiler… Konuyu dağıtmayalım… Benim görebildiğim kadarıyla diyebilirim ki hiçbir evde açık tek bir televizyon görmedim. Ya karşılıklı kahve sohbeti yapan kadınlar, ya sallanan sandalyesine oturmuş kitap okuyan amcalar, ya da çocuğunu bisikletinin önüne oturtmaya çalışıp az sonra alışverişe gidecekmiş gibi hazırlanan anne babalar… Sessizlik, yeşil ve kanalın o durağanlığı.

Hani dedik ya bu şehrin bir değil, çok merkezi var diye; eğlence ve kültür merkezleri de aynı hesap. Kültürel aktivitesi bol biraz da eğlencesi olsun derseniz Leidseplein’e ve Rembrandtplein’e, entellektüel takılırım derseniz Spui ve asıl üstünde müzelerle dolu Museumplein’e gidebilirsiniz. İstediğiniz her yere tramvayla rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bisiklet de diğer bir alternatif. Ben her yere yürüyerek gitmenin tadını çıkarttım, kimbilir belki de gözden kaçırırım bir şeyleri korkusuyla…. Bisikleti pek tercih edin demem Amsterdam’da zira burada bu konuda herkes o kadar profesyonel ki… Bizim ada sahillerindeki turlarımızla yakından uzaktan ilgisi yok. Yollar, caddeler, trafik lambaları dahi bisikletliler için imtiyazlı.

Müzeleri gezmeye Rijksmuseum’dan başlayabilirsiniz. 250’den fazla odada 5000’den çok tabloyu gördükten sonra kendinizi toparlayıp Van Gogh’a geçiverin. Anne Frank’ın Günlüğü kitabını duymuşsunuzdur. İşte Anne Frank’ın günlüğünü tuttuğu o ev de müze olarak sizi bekliyor. Gece 10’a kadar açık olan Madam Tussauds Müzesi görebileceğiniz bir diğer alternatif. Dam Meydanına yakın Red Light Bölgesi ise her turistin meraktan mutlaka gezip gördüğü yerlerden… Bir de ilgi alanınıza girerse Hollanda’nın yerel markası olan Heineken bira fabrikasını da gezebilirsiniz… Bu arada unutmadan çiçek pazarını gezin, baharda ekeceğiniz birkaç lale soğanı almadan dönmeyin.

Kanalların içindeki bu şehirde hakkını vererek bir kanal turu yapmadan olmaz tabi ki… Kanal turu sırasında bot kaptanınız ‘Ladies and Gentlemen’ diyerek başlıyor size geçtiğiniz yerleri anlatmaya.. Hiç kitaptakilere benzer mi, dinliyoruz kendisini… Aslında şehir merkezi 5 dairesel kanal ile çevrelenmiş. Bunlara Grachtengordel yani Kanal Kemeri diyorlarmış. Bu kanallar aslında gerçekten sağlık nedenlerinden doldurulmuş. Diğer 85’den fazla kalan kanal ise oldukça kirli. Sakın botla gezerken elimi şöyle bir suyuna da değdireyim demeyin. Siz suyun üzerinden geçerken köprülerin altından geçmenin, bot evleri görmenin, sağın, solun tadını çıkarın.

Ben Amsterdam’a sonbahar’da gittim. Bir şehir bu mevsimde ancak bu kadar güzel olabilir dedirtmişti bana. Yazın daha bir başka keyfi varmış. Haziran’daki sanat festivalleri, Ağustos’ta sokaklardaki tiyatro oyuncuları, müzisyenleri renk veriyormuş bu şehre.

Masal diyarı Amsterdam… Şekerden bozma bu şehir, birkaç günlüğüne de olsa masalın içine sizi de almak için bekliyor…

 

Amsterdam Fotoğrafları için tıklayınız

Den Haag yazımız için tıklayınız

Share this nice post:
© www.gezihane.com Tüm Haklar Saklıdır

One Response to “Amsterdam”

  1. webdenaldim Says:

    Amsterdam’a gitmeyi çok isterdim çok güzelll

Leave a Reply