Eyüp – Akmanoğlu – Pierre Loti


Pierre Loti

Bazı günler olur… Katları 10’larla 20’lerle telaffuz edilen dairelerden aşağı inmek, cetvelle çizilmiş kadar düzenli binaların, parkların arasından sıyrılıp eskiye en yakın olmak, şehrin o en eski kokan nefesini solumak, kısa da olsa ona ait yaşamak istersiniz ya; işte benim öyle zamanlarımdan biriydi bu hafta sonu…

İtiraf etmeliyim ki yeniden çok, eskide buluyorum yazacak birçok şeyi ben. Belki de bu yüzden seviyorum deniz otobüsü yerine şehir hatları vapurunu… Kanyon’a birkaç kere gittikten sonra canım Mısır Çarşısı çekiyor biraz da; Starbucks kahvesine mola verip, Kurukahveci Mehmet Efendi’de alıyorum soluğu, içime çekiyorum o enfes kokusunu… Sultanahmet’i, Kapalıçarşı’yı, Galata’yı, Tarihi Yarımada’yı, Fatih’i, Eyüp’ü bu yüzden göresim, gezesim, tekrar keşfedesim geliyor ara ara…

İşte tam da bu haftasonu, bu eskiyi keşfetme ruhu yeniden baş göstermişken, Eyüp genelinde, Eyüp Sultan ve çevresi özelinde bir mola vermeye karar verdim.

Eyüp Sultan adından da belli olduğu üzere ulvi bir mekan. Bu çevrenin aynı zamanda insanın ruhunu dinlendiren bir yer olma özelliğine de sahip olduğunu düşünüyorum. Fakat etrafı insanlarla ve kalabalıklarla dolan birçok yer gibi zamana ve çevresindekilere göre değişebiliyor bu duyguyu hissetme durumu. Bu sebepten, asıl çok kalabalıklara karışmış olmayan zamanlarda alabiliyorum bu hissi.

Eyüp Sultan adının, Hz. Muhammed’den duyduğu bir söz ile İstanbul’a fethetme niyetiyle gelerek şuan Cami’nin bulunduğu yerde şehit olduğuna inanılan Eyyüb El Ensari’den geldiğini bilmeyen azdır sanırım. Aslında kendisinin şehit düştüğü yer, kesin olarak bilinmemekle birlikte Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, hocası Akşemsettin, Fatih’e Eyüp El Ensari’nin mezarının bulunduğu yerinin burası olduğunu işaret etmiş, bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet tarafından caminin buraya yapılması emri verilmiş.

Caminin avlusunda dev gövdeli kocaman bir çınar var. Yirmi metrelik boyu, üç metreye yaklaşmış çapı ile bu çınar sıradan bir ağaç değil anlamında etrafı da çevrilmiş durumda.
İstanbul’da sayıları 10’u geçmeyen asırlık ağaçlardan biri de bu çınar. Bu çınar sadece büyüklüğüyle değil, dikiliş zamanıyla da özel. İstanbul’un fethinin simgelerinden biri çünkü. Fetih gerçekleştirdikten sonra Fatih Sultan Mehmet’in emri ile dikilmiş bir çınar bu. Dile kolay tam 5,5 asırlık. İnsan bir başka oluyor bu dev gölgesinin altında, neler geçmiş buralarda, kimlerin üzerini örtmüş bu koca çınar diye düşünürken, yüzlerce insan, onlarca dönem senaryosu geçiyor gözlerimin önünden birkaç saniyede.
Türbeye giriş her saat yoğun. İçerideki görevli giriş çıkışların düzenini sağlıyor. Fazla kalmaya izin verilmiyor. Türbe’nin içinde Eyüp Sultan’ın sandukası ile birlikte , bir de Hz. Muhammed’in ayak izi var karşı köşesinde.

Avludan çıkıyorum. Etraf kalabalık. Çevredeki insan manzaralarını izliyorum bir süre, havuzun etrafındaki boş bir banka oturuyorum. Yanımda oturan 5 kişilik grup, konuşmalarından duyabildiğim kadarıyla İzmit’ten gelmişler günübirlik turla… Birbirlerine aldıklarını gösteriyorlar. Sadece Ramazan Ayları’nda ya da kandillerde değil, haftasonları da birçok turist çekiyor bu çevre.
Etrafta dini bir mekan olmasından dolayı dini metaryaller satan birçok dükkan da var. Rengarenk tesbihler, takkeler, seccadeler, dini kitaplar…

Yürümeye başlıyorum, etrafta yemek için birçok alternatif var; kebapçılar, dönerciler, pideci gibi büyüklü küçüklü birçok mekan… Eyüp Sultan’ı yazarken, bu gezimde tatmış olmasam da laf arasında da olsa bir lezzet durağını daha hatırlatmadan geçemeyeceğim. Camii avlusundan çıkınca sağ tarafta kalan ilk dükkanlardan biri, Meşhur Eyüp Sultan Güveç ve Pide Salonu. Dışarıda kaldırımlara koyduğu birkaç masa, sıradan bir dükkan, pidesinin kokusu ile eski vapurlarda bulabileceğiniz şişe ayranlarla hem eski, hem meşhur olmanın hakkını veriyor.

Biraz yorucu bir kalabalık…
Benim canım yemek istemiyor pek, aklımda başka bişey var çünkü.
Eyüp’e ne zaman gelsem, ara ara yoğunlaşan meydandaki koku her tarafı sarar; bazen buram buram fırından yeni çıkmış taze sıcacık ekmek kokusu olur bu, bazen de şekerli un kurabiyelerinin yada minik acıbademlerin dayanılmaz kokusu… Kokunun adresini bilmeyenler bile, çok aramalarına gerek kalmadan kokuyu takip edince avludan çıktıkları gibi hemen karşılarında kalan Akmanoğlu’na ulaşırlar.
1883’ten beri Eyüp’le özdeşleşmiş Akmanoğlu. Gerçi şu anki görünüşüne bakılınca tabelayı okumazsanız, modern ve yeni bir fırın görüntüsüyle bu tarihi anlamanızın ihtimali yok. İlk olarak ekmek ve börekle başlamışlar işe. Ama ekmeklerinin yanında müdavimlerini Akmanoğlu’na götüren en önemli sebeplerden biri Eyüp Halkaları… Meşhur Eyüp Halkası’nın ilk çıkışı onlar tarafından olmamış ama bu lezzetin sahibi Nizam Pastanesi kapatılırken, bu tadın son bulmasına izin vermemişler hatta ustasını getirip, kendileri devralmış. Ne kadar da iyi yapmışlar ki, bu sayede biz de bu lezzetlere hala ulaşma imkanı bulabiliyoruz. Hiçbir albenisi olmayan gayet kuru, gösterişsiz, hafif sararmış bu beyaz halkalar Eyüp’ün simgelerinden olduğundan adları da Eyüp Halkaları olmuş. Sadece ekmek ve Eyüp Halkaları yok tabii şuan Akmanoğlu’nda. Tatlı- tuzlu kurabiye çeşitleri, reçel çeşitleri, birçok ekmek çeşidi var. Benim favorim ise kesinlikle acıbademleri. Çok gevrek ve iyi pişmiş yapıyorlar acıbademi burada. Un kurabiyeleri ve kandil simitleri de tavsiye edebileceklerimden.

Aklımdakini fiiliyata dökmeye başlıyorum artık. Akmanoğlu’ndan fırından yeni çıkmış halkalarlardan ve acıbademlerden alıyorum bu lezzetlerin tadını nerede çıkaracağımı da bilerek yürümeye başlıyorum, Pierre Loti’ye doğru…

Ürdün - Ölü Deniz /Dead Sea

Ürdün – Ölü Deniz /Dead Sea

Pierre Loti’ye arabayla yada teleferikle daha kısa zamanda gidebilme şansım olmasına rağmen, ben Eyüp’ün dar sokaklarında mezarlıklar arasından gitmeyi tercih ediyorum.

Herkesin gördüğü bildiği yerlerden çok; arada kalmış mekanların, farkındalıkları az diğer boyutunda gitmek daha büyük bir haz veriyor bana.
Ara sokaklara giriyorum… Pierre Loti’nin geçtiği merdivenlerden çıkarken, onun yaşadığı zamanlarda olduğumu hissediyorum. Mezarlıklar, bazıları restore edilmiş cumbalı, ahşap eski evler, Haliç ve tüm bunların üzerimdeki büyüsü…
Arnavut kaldırımlı sokaklardan geçerken mezar taşlarının şekillerinden sahiplerinin yaşantılarına dair tasvir cümleleri geçiriyorum aklımdan… ‘Saray ahalisindendir buranın sahibi’, ‘Zengin olsa gerek bu zat-ı muhterem’…

Aziyade… Pierre Loti’nin adını romanına vermiş büyük aşkı… Hem Çerkes güzeli Aziyade’ye hem İstanbul’a aşık deniz subayı Pierre Loti, Aziyade’den ne kadar büyük bir karşılık buldu bilemem ama İstanbul onun bu aşkına karşılık, ona çok daha büyük bir hediye verdi. İstanbul’da en sevdiği yere onun adını vererek asırlarca dilden dile taşıdı bu aşkı…

Sadece tarihi kahve yok bu tarihi mekanda, isimleri tarihi dokuya uygun seçilmiş Restaurant, otel ve cafeler mevcut. Ayrıca Hasan Dede Türbesi, Ali Paşa’nın Kabri, uğuruna inanılan Niyet Kuyusu görülecek yerlerden.

Eski Pierre Loti’nin son dönemdeki değişimine ben de şahit oldum, tabii eskiler çok daha iyi bilirler ama benim gördüğüm değişim de azımsanacak boyutta değil. Yaklaşık 15 yıl önce buraya geldiğimde gördüğüm Pierre Loti’den sonra oldukça değişti bu çevre… Restorasyonlar, yeni mekanlar, çevre düzenlemeleriyle daha bir kendine ve sahip olduğu tarihe yakışır bir çehre kazanmaya başladı.

Ürdün - Ölü Deniz /Dead Sea

Ürdün – Ölü Deniz /Dead Sea

Artık vaktidir bir tatlı huzur almanın deyip, eski tahta iskemlelerden birini çekip oturuyorum. Çay söylüyorum kendime.
Pierre Loti’yi en sevdiğim zamanlardan biri… Gün batımına yarım saat kadar var, çayımı yudumlarken Haliç’le, Eyüp Sultan’la hatta Sultan Ahmet’le süslenmiş, en güzel İstanbul manzaralarından birinin tadını çıkarıyorum. İstanbul’a dair mısralar geçiyor aklımdan peşisıra…

Günün sonu ve kendime dair anafikir : En eskisinden seviyorum ben İstanbul’u…

Harran

Share this nice post:
© www.gezihane.com Tüm Haklar Saklıdır

Leave a Reply